Alt Tarafı Aşktı

 Kendime Savurduğum Hançer

 O Yavan Masal

 Sana Dair Düş Ötesi Şeyler

 Şiir Hayat Aşk

 Evet, Eleştiri!

 Yeni Şiirler

 Bir ödülü reddetmenin manifestosu

 İsmet Özel: Nâzım'dan Sonraki Süvari

      

 

Cumhuriyet Kitap'ta Osman Çutsay'ın yaptığı söyleşi

 

-Türk şiirinde 20 yılı aşkın bir süredir varsınız ve bu yıl birdenbire, daha önce Can Yücel’in bile pek denemeye cesaret edemediği bir “küfür poetikası” ile okur karşısına çıktığınızı gördük. Neden? Türk şiiri sizce bu “küfürbazlığı” kaldıracak düzeyde mi, yoksa zamanı çoktan geçmiş bir şey mi bu denediğiniz? Dilin belini kırdığınız söylenemez mi? Görüşleriniz...

 

Cihan Oğuz: Aslında “küfür poetikası” birdenbire ortaya çıkmış bir silkiniş değil. Dizelerin bile katlanamayacağı düzeye ulaşan bir yıldırma sürecinde, şair ister istemez kalkanını kendine göre belirliyor. Türk şiirinin bu küfürbazlığı kaldırıp kaldıramayacağı konusunda doğrusu önceden bir gard almış değilim. Bir yanda ta Eşref’ten, Neyzen’den gelip Can Yücel’e kadar dayanan ve orada kısmen de olsa tıkanan geleneksel bir tavrın izleri var; bir yanda da aralarında benim de yer aldığım 1980 sonrası şiirin terbiyeye muhtaç poetik serüveni... Önceden bunun hesabını-kitabını yapmamış olmama rağmen, bu iki paradoksal durum içinde “dilin belini kırma” çabası bir yerde kendini gösterdi. Buna, yazınsal tesadüflerden ziyade, köşeye sıkışmış insanın feryadı da diyebilirsiniz. Herhalde, küresel dünyada benliği de dahil her şeyini yitiren ve çırılçıplak kalan bir insanın yaratabileceği metafor da bu olabilirdi. Bu küfür poetikası için “ultra postmodern” gibi tanımlar yapılırsa ne derim, bilemiyorum. Ama ben, kısaca, -aman ha intihar gibi algılanmasın- şiirin rahmine yeniden dönüş olarak adlandırılmasından yanayım.

 

 

-Henüz yayımlanmamış ama YENİ dergisinin ikinci sayısında okur karşısına çıkacak ayrıntılı bir İsmet Özel analizinizde, Türk şiirinin ciddi bir çıkmazda takılıp kaldığını ileri sürüyorsunuz? Size göre Türk şiirinde, Nâzım’dan sonraki tek süvari İsmet Özel’dir ve o da toplu bir yıkım olarak aramızda çaresiz dolaşıyor... Peki, İsmet Özel’den sonra, Türk şiiri her türlü “patlamaya” yabancı bir çıkmaz sokak halini mi aldı gerçekten? İsmet Özel’in, şeriatçılıktan sonra açık ve acı bir faşizme kapaklanan trajik hayat yolunda, acaba bu çıkmazın da bir rolü olamaz mı?

 

Cihan Oğuz: Türk şiirinin ciddi bir çıkmazda olduğunu söylemek istemiyorum aslında. Hatta tam tersi sözkonusu: Şiir bugün, eriyen, aşınan, yozlaşan, kuruyan ve giderek yok olan değerler için sesini düzeyli ve istikrarlı şekilde yükselten tek güç. Hatta “güç” bile değil, tek cılız hayat alanı. Bunda, şairlerin kalbindeki cevherin her şeye rağmen varlığını koruması büyük rol oynuyor. Romanda, öyküde, sinemada kaçış kolay. Şiir ise yavşaklığa pek izin vermiyor. Dizelerin gücü, her zaman şairin sesinin bir pes üzerinde. Bu yüzden pes etmiyor şair. Edemez. Şiir okuru azalıyor, doğru. Çünkü pes etmeyen insan sesi azalıyor. Ama şairin böyle bir lüksü yok. “Şairane” olmak, eskisi gibi dünyaya sırtını dönmekten geçmiyor. Şair, bu anlamda, “muhafazakar” değil, tam tersine reddiyeci bir konumda. Daha doğrusu edebiyatın son kalesi. O kale de düştü müydü, görün siz feryadsız dünyayı...   

         İsmet Özel için “Nâzım’dan sonraki süvari” nitelemesinde bulundum, doğru. Bunun temel gerekçeleri yazımda var. Dikkat edilirse, “Nâzım’dan sonraki tek isim” demiyorum. İsmet Özel sadece şiirsel değil, sosyolojik bir fenomen. Bu yüzden süvari zaten. İsmet Özel’in dünya görüşündeki yeni değişimle Türk şiirinin çıkmaz sokakta dolaşması arasında doğrudan bir bağ kurulması tartışılır. Ben o kanıda değilim açıkçası. Böyle bir saptama, kuramsal açıdan zorlama olacaktır. İsmet Özel’in trajedisi, kendi seçimiyle ve çıkmazlarıyla ilgili bir serüven. Sonuçta, 20 küsur yıldır gazetede köşe yazısı kaleme aldığı halde, bir cemaati/düşünceyi/topluluğu dönüştürememenin sancısını yaşamış. Şair yönüyle böyle bir acı içinde olduğunu sanmıyorum. Zaten, bence, İsmet Özel’in güçlü şiirindeki trajedinin algılanması, onu ayakta tutan tek etken. Bu da ıskalansaydı, bugün İsmet Özel sadece faşizan yapılanmalara göz kırpan bir ucube olarak hafızalara kazınırdı. İsmet Özel hiç haksızlık yapmasın, bunda, solun kendisine -Sivas katliamıyla ilgili söylediği abuk sabuk sözlere rağmen- tanıdığı sınırsız kredinin de rolü var.

 

 

-Şiirin yetmediğini, bize kalan haliyle bizleri bir yere götüremeyeceğini söyleyebilir miyiz? Eğer böyleyse, neden yazarlığınız ve gazeteciliğiniz dışında, ısrarla şiir yazmayı sürdürüyorsunuz? Nasıl bir gelecek görüyorsunuz şiir için?... Şiir sizce nereye gidiyor?

 

 

Cihan Oğuz: Şiir, benim için, belki de ciddiye alarak yazan herkes için, önce bizzat kendi benliğini dizelere sığınarak koruma, bir adım sonra da ütopik bir dünyayı kendince şekillendirme uğraşı. Şimşeklerin hiç dinmediği bir mevsimde paratoner gibi ayakta kalmaya çalışmak ya da. Eleştiri yazmak ise beni disipline eden ve sistematik düşünmeye iten bir çaba. Ondaki kalemşörlük, sınırsız bir özgüven veriyor. Şiirde ise sürekli bir kendini hırpalama var. Çünkü tokadı atmaya kendinizden başlamadığınız sürece, kılıcı yiyen gıkını çıkarmaz. Bu açıdan, eleştiri yazmak benim için bir “kaçış” izleği. Başkalarına göre de mutlaka şiirden sızan küfür artığıdır.

         Gazeteciliğe gelince... 17 yıl bitti. Gazetecilikteki heyecan, koşuşturma, bazen incir çekirdeğini doldurmayan şeyler için saatlerce süren çaba, ilk başta şiire çok uzak gibi görünüyor. Ne ki, o süreçte bilinçaltına sızmayı başaran hayata ilişkin küçük küçük ışıltılar, şiirsel serüvenin de dolaylı bir parçası. Şiirin infilâka hazır varlığına su taşıyan görünmez çekirdekler. İşte tam da bunun için,

şiirin geleceği konusunda kötümser olmak eşyanın tabiatına aykırı. Şiir, sadece günlük hayatın keşmekeşi içinde bir nefes alma biçimi değil, aynı zamanda dünyaya yeni bir nefes vermenin de büyüsü.       

        

 

-Aşka bakışınızda ve işleyişinizde, Türkiye duyarlılığına, doğrusu 70’lerin hüzünlü devrimcilerine yakıştırılan bir duyarlılığa sokulmuş bıçak acıları gözleniyor. İyi de, şu karanlık ortaçağımızda, aşk ne kadar var ve bu, şiirle anlatılabilir mi? Yani anlatılan, aşk mıdır, yoksa şiirle anlattıkça aşk denilen bir insanlık durumunu çoktan yitirmiş olduğumuzu mu anlıyoruz? Aşk şiire sığacak kadar küçüldü mü sizce? Özetle: İçinde yaşadığımız karanlık yeni ortaçağ, aşkı ne hale soktu ve şiirin bundaki payı ve şimdiki durumu nedir?

 

 

Cihan Oğuz: Aslında bu soruda benim verebileceğim bütün yanıtlar gizli. Sadece şunu söylemekle yetineceğim: Aşka yönelik sitemim, yalnızca o olağanüstü duygunun bizatihi kendi bünyesindeki çelişkiler/karmaşalar/ikilemler dünyasına attığım bir çizik değil. Bunun da ötesinde, -evet, tespitiniz ne acı ki doğru: aşk şiire sığacak kadar küçüldü- belki de -alçalma anlamında söylüyorum- giderek küçülen bir dünyanın bağrına bağrına saplamak istediğim bir hançer. İşte o karanlık yeni ortaçağ, aşkı bu hale soktu. Şiirdeki çırpınış ile aşktaki çırpınış, henüz buna yanıt verebilecek, karşı koyabilecek güçte değil. Belki de hiç olmayacak. Hepimiz, herkes, köşeye sıkışmış bir fare gibiyiz. Kaçacak delik yok. İşte tam da bu yüzden, “Kendime Savurduğum Hançer”, küfür poetikası ile hayata tutunmaya çabalıyor.

 

 

 

Cumhuriyet Kitap, 19 Mayıs 2005

 






Cihan Oğuz

en iyi ie5+ ile 1024x768 px. çözünürlükte görüntülenir

safranNET 2005 ©